Dolar 49,7621
Euro 55,8463
Altın 6.412,34
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara 21 °C
Çok Bulutlu

Gelecek Para İle Satın Alınmaz

26.10.2026
2
A+
A-
Gelecek Para İle Satın Alınmaz

Metnin duygusal etkisini koruyarak olaylar arasındaki geçişleri yumuşattım, tekrarları azalttım ve Cemil’in yaşadığı suçluluk, öfke ve yüzleşme sürecini daha doğal bir akışla yeniden düzenledim.

Doktor, hastalığın kontrol altına alınmasının hâlâ mümkün olabileceğini söyledi. Ancak bunun için zamanında harekete geçilmesi gerekiyordu. Ne yazık ki çok geç kalmıştık.

“Ne kadar?” diye sordum.

Doktor gözlüklerini çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Bir süre düşündükten sonra cevap verdi.

“En az altı ay.”

Altı ay…

Yelda’nın hayatını değiştirebilecek, belki de onu yeniden sağlığına kavuşturabilecek altı ayı kaybetmiştik. Üstelik bu zamanı annemin yeni arabası, Şebnem’in pahalı kıyafetleri ve benim gönderdiğim paralarla kurdukları rahat hayat uğruna yitirmiştik.

O an içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Yıllardır ailem için çalışmış, onlara güvenmiş ve her ay kazandığım parayı düşünmeden göndermiştim. Bir gün olsun hesap sormamıştım. Çünkü onların benim ailem olduğuna inanmıştım.

Ama şimdi karım hastane yatağında yaşam mücadelesi verirken, o güvenin bedelini Yelda ödüyordu.

Hastane odasına döndüğümde Yelda uykuya dalmıştı. Yatağının yanına oturup bir süre onu izledim. Sonra telefonumu çıkararak Kanada’dan dönmeden önce topladığım belgeleri yeniden incelemeye başladım.

Aslında Türkiye’ye erken dönmemin tek nedeni şirketten aldığım toplu ödeme değildi. Üç hafta önce bankadan gelen bir telefon, içime ilk şüphe tohumunu düşürmüştü.

Banka görevlisi, Türkiye’deki hesabımdan alışılmadık miktarlarda para çekildiğini ve bazı işlemlerin olağan dışı göründüğünü söylemişti.

İlk başta annemin ev için büyük bir masraf yaptığını düşünmüştüm. Belki tadilat gerekiyordu, belki de beklenmedik bir borç çıkmıştı. Her zamanki gibi kendimce bir açıklama bulmuş, şüphelenmek yerine güvenmeyi seçmiştim.

Yine de içimdeki huzursuzluk dinmeyince hesap dökümlerini istedim.

Belgeler elime ulaştığında, gönderdiğim paranın bir bölümünün düzenli olarak başka bir hesaba aktarıldığını gördüm. Üstelik bu, bir kez yaşanmış bir işlem değildi. Aylar boyunca tekrarlanmıştı.

Hesap sahibinin adı Şebnem Karaca’ydı.

Kız kardeşim.

Bir süre ekrana bakakaldım. Şebnem’in benden habersiz para almasına bir açıklama bulabilirdim belki. Ama asıl tuhaflık, onun hesabına giren paranın birkaç gün sonra başka bir hesaba aktarılmasıydı.

Bu kez karşıma tanımadığım bir isim çıktı:

Orhan Keskin.

Bu adam kimdi? Şebnem neden benim gönderdiğim parayı ona yolluyordu? Ve bütün bunların annemin kontrolündeki hesaplarla nasıl bir bağlantısı vardı?

Soruların cevabını öğrenmeden duramayacağımı biliyordum.

Ertesi sabah Şebnem’i aradım.

“Orhan kim?”

Telefonun diğer ucunda birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Şebnem’in nefes alışını duyabiliyordum ama tek kelime etmedi.

“Şebnem, sana bir soru sordum. Orhan Keskin kim?”

Bu kez de cevap vermedi.

Ardından telefon kapandı.

Ekrana bakarken içimdeki şüphe yerini kesinliğe bıraktı. Bu, aile içinde yaşanan basit bir para anlaşmazlığı değildi. Benden saklanan, üstelik birilerinin özellikle gizlemeye çalıştığı bir şey vardı.

Vakit kaybetmeden bankaya gittim. Bütün hesap hareketlerini ayrıntılı olarak inceledim, bir avukatla görüştüm ve gerekli yetki belgelerimi yeniledim. Ardından annemin hesabına para gönderen otomatik talimatların tamamını iptal ettim.

Yıllardır ilk kez, ailemin benden ne istediğini değil, benim neye izin vermem gerektiğini düşünüyordum.

İki gün sonra annemle Şebnem hastaneye geldi.

Yelda uyuyordu. Ben de odanın dışında, koridorda onları bekliyordum. Annem beni görür görmez yüzüne alışık olduğum o mağdur ifadeyi yerleştirdi. Ellerini önünde birleştirerek yanıma yaklaştı.

“Cemil, biz aile değil miyiz?”

Bu cümleyi duyunca acı bir gülümseme belirdi yüzümde.

“Yelda da benim ailem, anne.”

Annemin yüzü gerildi.

“O seni bize karşı doldurdu. Eskiden böyle değildin. Kanada’ya gittin, değiştin. Artık kendi aileni bile dinlemiyorsun.”

Başımı iki yana salladım.

“Yelda’nın sizi bana karşı kötülemesine gerek kalmadı. Gerçeği kendim gördüm.”

Telefonumu çıkarıp Orhan’ın banka bilgilerini açtım ve Şebnem’e uzattım.

“Bu adam kim?”

Şebnem’in yüzündeki renk bir anda çekildi. Gözlerini ekrandan kaçırdı ama yine de konuşmadı.

Annem önce bana, sonra kızına baktı. Yüzündeki öfkenin yerini yavaş yavaş başka bir duygu aldı.

Korku.

Fakat bu kez benden korkmuyordu. Şebnem’in ne söyleyeceğinden korkuyor gibiydi.

Şebnem sonunda başını kaldırdı.

“Anne bilmiyor,” dedi titrek bir sesle.

Annem şaşkınlıkla ona döndü.

“Neyi bilmiyorum?”

Şebnem’in gözleri doldu. Dudaklarını birbirine bastırdıktan sonra güçlükle konuştu.

“Orhan benim nişanlımdı.”

Kaşlarımı çattım. Şebnem daha önce bu isimden hiç söz etmemişti. Ne bir nişan hazırlığından ne de hayatında böyle biri olduğundan haberim vardı.

“Benim gönderdiğim paraları ona mı yolladın?”

Başını eğdi.

“Bir kısmını.”

“Ne için?”

“Yatırım yapacağını söyledi. Birlikte bir iş kuracaktık. Parayı kısa sürede geri alacağımızı düşünüyordum.”

Sinirden güldüm. Söyledikleri, içinde bulunduğum durumu daha da dayanılmaz hâle getiriyordu.

“Yelda tedavi için gereken parayı bulamazken sen benim gönderdiğim parayla nişanlına yatırım mı yaptırdın?”

Şebnem ağlamaya başladı.

“Geri verecekti, abi. Bana söz vermişti.”

“Ne kadar gönderdin?”

Cevap vermedi.

Aslında rakamı aşağı yukarı biliyordum. Banka kayıtlarında görünen transferler toplamda yaklaşık dokuz yüz bin liraya ulaşıyordu.

Ama asıl darbe, avukatımın yaptığı araştırmayla ortaya çıktı. Orhan, yaklaşık bir ay önce elindeki paranın tamamını çekmiş ve ortadan kaybolmuştu.

Şebnem yalnızca benim paramı değil, kendi geleceğini de tanımadığı bir adamın vaatlerine teslim etmişti.

Annem bunu öğrendiğinde koridordaki sandalyeye yığıldı. Yüzündeki ifade, kızının yaptıklarından gerçekten habersiz olduğunu gösteriyordu.

O an annemin her şeyi bildiğini düşünmekten vazgeçtim. Belki de Şebnem’in Orhan’la ilişkisini ve paranın ona aktarıldığını gerçekten bilmiyordu.

Ama bu, annemi masum yapmıyordu.

Çünkü Yelda’nın tedavisini ikinci plana atan oydu. Karımı evin deposuna gönderen, onun ihtiyaçlarını görmezden gelen, boynundaki kolyeyi kendine alan da oydu.

Şebnem’e baktım.

“Polise gideceğiz.”

Başını hızla kaldırdı.

“Abi, yapma. Ne olur, ailemizi mahvetme.”

Bu kez sesimi yükseltmedim. Çünkü artık öfkemi anlatmak için bağırmama gerek yoktu.

“Ben yapmıyorum, Şebnem.”

Telefonumu cebime koydum.

“Siz yaptınız.”

O günden sonra her şey hızla değişti.

Sonraki haftalar, yıllardır görmek istemediğim gerçeklerin birer birer ortaya çıktığı bir döneme dönüştü. Avukatım hesap hareketlerini topladı, banka kayıtlarını ayrıntılı biçimde inceledi ve para transferlerinin izini sürdü.

Şebnem’in Orhan’a gönderdiği paraların büyük bölümü belgelendi. Annemin benim adıma bazı faturaları gerçekte olduğundan daha yüksek gösterdiği ortaya çıktı. Bana Yelda’nın tedavi masrafları için gönderildiği söylenen mesajların bir kısmının da gerçeği yansıtmadığı anlaşıldı.

Bazen hastane masrafları için para istediklerini sanıyordum. Oysa aynı dönemde bana evin çatısının aktığını, tadilat gerektiğini ya da annemin acil bir borcunun bulunduğunu söylüyorlardı.

Bir keresinde annemden, “Yelda iyi, merak etme,” diye mesaj almıştım.

Sonradan öğrendim ki o mesajın gönderildiği gün Yelda acil serviste baygın yatıyormuş.

Bunu öğrendiğim gece sabaha kadar uyuyamadım.

Yatağın kenarında oturup ellerime baktım. Yıllarca çalışmış, para kazanmış, sevdiklerimin geleceğini güvence altına aldığımı düşünmüştüm. Kendimi iyi bir eş ve iyi bir evlat olarak görüyordum.

Oysa karımın neler yaşadığını bilmiyordum.

Kendime defalarca aynı soruyu sordum:

Ben bütün bunları nasıl göremedim?

Cevabı bulmak zor değildi ama kabullenmek kolay değildi.

Çünkü güvenmiştim.

Ne yazık ki doğru insanlara değil.


Üç ay sonra Yelda’nın tedavisi yeniden düzene girmişti.

Saçları hâlâ çok kısaydı. Yüzüne eski rengi tam olarak dönmemişti ama artık gözlerinde aylar önce kaybolan o yaşam isteğini görebiliyordum.

Bir sabah hastanenin küçük bahçesinde yan yana oturduk. Hava serindi. Yelda ellerinin arasında tuttuğu çay bardağından yükselen buharı izliyordu.

Uzun süre konuşmadık.

Sonra bana döndü.

“Cemil, beni neden bırakmadın?”

Sorusu karşısında şaşırdım.

“Ne demek istiyorsun?”

“Dört yıl boyunca sana hiçbir şey söylemedim. Bunca zaman senden uzakta kaldın. Ben de sana olanları anlatamadım. Belki anlatsaydım her şey farklı olurdu.”

Elini tuttum.

“Bana anlatmana izin vermemişler.”

Yelda gözlerini yere indirdi.

“Bazen telefonumu alıyorlardı. Bazen senin çok yoğun olduğunu, seni üzmemem gerektiğini söylüyorlardı. İlk başlarda seni aramaya çalıştım. Sonra zaman geçtikçe kendimi suçlamaya başladım.”

Bir an durdu.

“Sana yük olmak istemedim.”

Boğazım düğümlendi. Elini iki avucumun arasına aldım.

“Sen benim yüküm değilsin, Yelda. Hiçbir zaman da olmadın.”

Gözleri doldu.

“Biliyorum artık.”

O iki kelimeyi duyduğumda içimde hem bir rahatlama hem de derin bir üzüntü hissettim. Yelda’nın bana yeniden güvenmeye başlaması için aylar gerekiyordu. Onun yanında olmak, yalnızca elini tutmak ya da hastane randevularına gitmek değildi. Bazen konuşmadan oturmak, bazen korkularını dinlemek, bazen de geçmişte yaptığım hataların sorumluluğunu kabul etmekti.

Bunu öğrenmek için çok ağır bir bedel ödemiştik.

Aylar geçti.

Tedavi işe yaradı. Doktorlar hastalığın gerilediğini söylediğinde Yelda gözyaşlarına boğuldu. Onu kollarıma aldım ve ben de ağlamaya başladım.

O gün ilk kez geleceği düşünürken korkudan başka bir şey hissettim.

Umut.

Yine de her şey yoluna girmiş değildi. Kaybettiğimiz paranın büyük bölümünü geri alamadık. Orhan bulunamadı. Şebnem hakkında soruşturma başlatıldı. Annem ise borçlarını ödeyebilmek için evi satmak zorunda kaldı.

Geri alınabilen paranın ve elimizde kalan birikimin bir kısmını Yelda’nın tedavisi için kullandık. Geri kalanıysa yeni bir hayat kurabilmek için sakladık.

Bir yıl sonra daha küçük bir eve taşındık.

Eski evimiz kadar büyük değildi. Geniş odaları, gösterişli eşyaları, özenle düzenlenmiş bahçesi yoktu. Ama ilk gece Yelda pencerenin önünde durup dışarı baktığında yüzünde huzurlu bir gülümseme belirdi.

“Burası daha güzel,” dedi.

Gülümseyerek ona baktım.

“Eski evimiz çok daha büyüktü.”

Başını hafifçe salladı.

“Ev büyük olduğu için yuva olmuyor.”

Bu söz içime işledi.

Dört yıl boyunca daha büyük bir gelecek kurduğumu sanmıştım. Daha fazla para kazanmak, daha iyi bir araba almak, ailemin rahat etmesini sağlamak için durmadan çalışmıştım. Her ay gönderdiğim paranın sevdiklerimi koruduğuna inanmıştım.

Ama en önemli şeyi unutmuştum.

Bir insanın yanında olmakla ona para göndermek aynı şey değildi.

Yelda yanıma geldi. Saçları yeniden uzamıştı. Henüz eskisi kadar uzun değildi ama artık aynaya bakarken başını öne eğmiyor, kendini saklamıyordu.

Elimi tuttu.

“Pişman mısın?” diye sordu.

“Neden?”

“Kanada’ya gittiğin için.”

Cevap vermeden önce uzun süre düşündüm.

“Evet,” dedim sonunda. “Ama sadece gittiğim için değil.”

Yelda gözlerimin içine baktı.

“Peki, neden?”

Derin bir nefes aldım.

“Dört yıl boyunca geleceğimizi satın alabileceğimi sandım. Daha çok çalışırsam, daha çok para kazanırsam her şeyin yoluna gireceğine inandım. Senin yanında olmam gerekirken uzakta kaldım. Seni koruduğumu düşünürken neler yaşadığını bile fark etmedim.”

Elini biraz daha sıkı tuttum.

“En çok buna pişmanım.”

Yelda hafifçe gülümsedi.

“Şimdi ne düşünüyorsun?”

Pencereden dışarı baktım. Sabah güneşi yeni evimizin salonuna vuruyordu. Küçük odamız aydınlıktı. Dışarıdan kuş sesleri geliyordu. Hayatımız kusursuz değildi ama ilk kez gerçekten bize ait olduğunu hissediyordum.

“Gelecek satın alınmıyor,” dedim.

Yelda başını omzuma yasladı.

“Peki, ne yapılıyor?”

Gülümsedim.

“Birlikte yaşanıyor.”

Bir süre öylece kaldık.

Kaybettiğimiz para geri gelmeyebilirdi. Yitirdiğimiz yılları yeniden yaşayamazdık. Annemle Şebnem’le aramdaki bağ da belki hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı.

Ama artık geçmişi değiştirmeye çalışmanın bir anlamı olmadığını biliyordum. Bazı hatalar silinmiyordu. Bazı yaralar tamamen kapanmıyordu. Yine de insan, aynı acıyı bir daha yaşamamak için farklı kararlar alabiliyordu.

Ben dört yıl boyunca aileme para göndermiştim. Onların geleceğini güvence altına aldığımı, sorumluluklarımı yerine getirdiğimi sanmıştım.

Oysa o yıllarda asıl sorumluluğumu gözden kaçırmıştım.

Yelda’nın yanında olmayı.

Çünkü bir insanı gerçekten korumak, yalnızca onun ihtiyaçlarını karşılamak ya da ona rahat bir hayat sunmak değildi. Bazen onunla aynı odada oturmak, korktuğunda elini tutmak, acısını paylaşmak ve zor zamanlarında hiçbir yere gitmemekti.

Sevgi, bir gün her şeyi telafi edebilmek için biriktirilen paradan ibaret değildi.

Sevgi, insanın bugün orada olmasıydı.

Yelda başını omzuma yaslamış, gözlerini kapatmıştı. Elini tutarken kendime sessizce söz verdim.

Bundan sonra ne kadar para kazanırsam kazanayım, ne kadar işim olursa olsun, hayatın bana sunduğu hiçbir fırsatın Yelda’dan daha değerli olmasına izin vermeyecektim.

Çünkü artık biliyordum.

Gelecek, uzakta bir yerde bizi bekleyen bir ödül değildi. Her gün, birlikte aldığımız küçük kararlarla kurduğumuz bir hayattı.

Ve bu kez…

Yelda’yı hiçbir yere yalnız göndermeyecektim.

Mekan Önerisi
BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.