Mühürlü Kutu
Bir çift, evliliklerinin ilk gününde bir anlaşma yaparlar. Adam, çalışma odasındaki kütüphanenin en üst rafında duran, üzerinde eski bir mühür olan ahşap kutuyu gösterir:
“Bu kutu benim geçmişimin emaneti. İçinde ne olduğunu sormayacağına ve ben hayatta olduğum sürece bu mührü asla açmayacağına dair bana söz ver,” der.
Kadın, eşine olan derin güveniyle bu şartı kabul eder. Yıllar geçer; çocuklar büyür, saçlara aklar düşer. Tam 25 yıl boyunca o kutu orada, kütüphanenin tozlu rafında sessizce durur. Ancak bir gün, adam ağır bir hastalığa yakalanıp hastaneye yattığında, kadının içindeki o yıllanmış merak ansızın uyanır.
“Belki de içinde bilmem gereken bir vasiyet var,” diyerek kendini ikna eder ve titreyen ellerle mührü söker. Kutunun kapağını açtığında şaşkınlıktan donup kalır. Kutunun içinde sadece şunlar vardır:
-
Üç tane kurumuş gül yaprağı.
-
Bir adet boş tren bileti.
-
Ve bir tomar dolusu kağıt para.
Kadın hiçbir anlam veremez. Akşam hastaneye, eşinin yanına gittiğinde gözyaşları içinde kutuyu açtığını itiraf eder ve sorar: “Neydi o gül yaprakları? Beni her kırdığında gidip bir gül mü aldın?”
Adam hafifçe gülümser ve kısık bir sesle cevap verir: “Hayır canım… Seni her aldattığımda, o günün hatırasını unutmamak için kutuya bir gül yaprağı koydum.”
Kadın yıkılmıştır ama 25 yılda sadece üç kez olması (yine de kabul edilemez olsa da) onu teselli eder gibi olur. Merakla devam eder: “Peki ya o kadar çok para? Üç gül yaprağı bu kadar para etmez ki?”
Adam içini çekerek cevap verir: “Gül yaprakları kutuya sığmamaya başlayınca, onları satıp paraya çevirdim…”
Hikayeden Çıkarılacak Ders
Bu tarz hikayeler genellikle “bazı sırların açılmaması, bazen gerçeğin kendisinden daha huzurlu olduğu” ya da “hiç sarsılmaz sandığımız güvenlerin ne kadar kırılgan olabileceği” üzerine birer uyarı niteliğindedir.