Sessiz Sofranın İnceliği
Akşamın alacakaranlığı odaya çökerken, evin içinde sadece saatin tik takları ve mutfaktan gelen tabak sesleri duyuluyordu. Selim, günün yorgunluğunu ve dışarıdaki aksiliklerin hıncını eve taşımıştı. Kapıdan girer girmez, sırf ayakkabısının bağcığı çözüldü diye, ona güler yüzle hoş geldin diyen eşi Leyla’ya ağır sözler sarf etti.
“Her yer her yerde, bir gün de şu evi tam istediğim gibi bulamayacak mıyım?” diye gürledi Selim. Oysa ev pırıl pırıldı. Leyla’nın kalbi, bir camın çatlaması gibi ince bir sızıyla sarsıldı. Gözleri doldu ama tek bir kelime etmedi. Tartışmak, ateşe odun atmaktı; o ise serin bir su olmayı seçti hep.
Selim, koltuğa yığılıp sert bir sesle emretti: “Çabuk kur şu sofrayı, açım!”
Leyla, mutfağa geçti. Parmakları titriyordu ama hırsla değil, kırgınlıkla. İçinden “Neden?” diye geçirdi. Sonra derin bir nefes aldı. Öfkeyi öfkeyle karşılamak, sadece evi daha karanlık yapardı. Hiç sesini çıkarmadı. En sevdiği örtüyü serdi masaya. Selim’in en sevdiği yemeği, sanki az önce o ağır sözleri işitmemiş gibi büyük bir özenle tabağa koydu. Ekmeği dilimledi, suyu bardağa doldurdu.
Mutfaktan o yumuşak sesiyle seslendi: “Buyur bey, sofra hazır. Afiyet olsun.”
Selim, masaya oturduğunda karşısında bir kavga, bir surat asma veya bir sitem bekliyordu. Ama gördüğü tek şey; özenle hazırlanmış bir sofra ve eşinin o dingin, sessiz asaletiydi. O an yediği ilk lokma boğazına dizildi. Leyla’nın sessizliği, aslında Selim’in tüm bağırışlarından daha yüksek bir sesle konuşuyordu.
Leyla bir köşeye çekilip eline örgüsünü aldığında, Selim elindeki kaşığa bakıp kaldı. Karşısındaki kadının sabrı, onun kibrini yerle bir etmişti. Kalp kıranın açlığı dinerdi ama kırdığı kalbin mahcubiyeti, insanın ruhunu bir ömür aç bırakırdı.